İçeriğe geç
Anadolu Tek

Yaşamdan burçlara, merakla kurulan Anadolu Tek

Ev ve Yaşam

Mürekkep ve Kalemin Şaşırtıcı Tarihi

İs ve zamktan yapılan ilk mürekkeplerden tükenmez kalemin içindeki minik bilyeye kadar, yazı aletlerinin tarihi sürekli çözülen küçük sorunlarla ilerledi.

Selin Göktaş 4 dk okuma

Bir kâğıda not düşerken elimizdeki aletin ne kadar uzun bir geçmişi olduğu aklımıza gelmez. Oysa yazının kendisi kadar eski bir sorun vardır ortada: düşünceyi bir yüzeye kalıcı biçimde bırakmak. Bunun için önce iz bırakacak bir madde, sonra o maddeyi düzgün biçimde taşıyacak bir alet gerekti. Mürekkep ile kalemin tarihi, aslında bu iki ihtiyacın birbirini yüzyıllar boyunca şekillendirmesinin hikâyesidir.

İlk Mürekkepler Neden Siyahtı?

En eski mürekkeplerin tarifi şaşırtıcı derecede basittir: bir yağ ya da reçine yakılır, oluşan is toplanır, bu is bir bağlayıcıyla karıştırılıp suyla inceltilir. Bağlayıcı olarak çoğunlukla bitkisel zamklar kullanılırdı; görevi is taneciklerinin dibe çökmesini önlemek ve kuruduktan sonra yüzeye tutunmalarını sağlamaktı. Bu tür mürekkepler son derece kararlıdır. Yüzyıllar sonra bile solmazlar, çünkü karbon kimyasal olarak neredeyse hiç değişmez. Bugün müzelerde okunabilir durumda duran çok eski belgelerin çoğu bu tarife borçludur.

Sonraki dönemlerde farklı bir yol denendi. Bazı ağaçlarda oluşan mazı denen yumruların suyu, demir tuzlarıyla karıştırıldığında koyu bir sıvı verir. Bu mürekkep kâğıdın liflerine kimyasal olarak bağlandığı için silinmesi çok güçtür ve resmî belgelerde uzun süre tercih edilmiştir. Ancak bir kusuru vardır: bileşimi dengesizse zamanla kâğıdı aşındırır. Kimi eski el yazmalarında satırların kâğıdı delip geçmiş olması bu yüzdendir.

Kamıştan Tüye, Tüyden Uca

Mürekkebi taşıyan aletlerin ilki kesilmiş kamışlardı. Kamışın ucu eğik biçimde açılır ve içindeki boşluk küçük bir hazne gibi çalışırdı. Daha sonra kuş tüyleri yaygınlaştı. Tüy, kamıştan çok daha esnektir; uca uygulanan basınçla yarık hafifçe açılır ve çizginin kalınlığı değişir. Yazıya canlılık veren o ince kalın geçişleri bu esneklik sağlar. Buna karşılık tüyün ucu çabuk aşınırdı ve yazan kişi elinin altında sürekli bir bıçak bulundurup ucu yeniden açmak zorunda kalırdı.

Metal uçların yaygınlaşması bu zahmeti bitirdi. Uçların seri üretilebilmesi yazının maliyetini düşürdü, okuryazarlığın yayıldığı bir dönemde bu küçük parça büyük bir rol oynadı. Yine de metal uç, hokkaya batırma zorunluluğunu ortadan kaldırmıyordu. Asıl rahatlık, mürekkebin kalemin gövdesinde taşınmasıyla geldi. Dolma kalemde mürekkep, ince bir kanal boyunca kılcal etkiyle uca doğru yürür; aynı anda ters yönde hava girerek haznede oluşan boşluğu doldurur. Bu iki yönlü akış dengelenmezse kalem ya yazmaz ya da damlatır.

Küçük Bir Bilyenin Getirdiği Devrim

Akıcı mürekkep, uçak yolculuğunda basınç değiştiğinde ya da cepte ters durduğunda sorun çıkarıyordu. Çözüm, ucun kendisini değiştirmekten geçti. Uca yerleştirilen minik bir bilye, kâğıda değdikçe döner ve arkasındaki koyu kıvamlı mürekkebi ince bir tabaka hâlinde yüzeye bırakır. Kıvam yüksek olduğu için mürekkep kendiliğinden akmaz, ancak bilye döndüğünde geçer. Böylece kalem her açıda çalışır, sızdırmaz ve neredeyse hiç bakım istemez. Tükenmez kalemin bu kadar hızlı yayılmasının nedeni, yazıyı güzelleştirmesi değil, tümüyle sorunsuz hâle getirmesidir.

Silginin ortaya çıkışı da benzer biçimde tesadüfi bir gözleme dayanır. Grafit izi kâğıdın yüzeyine yapışan gevşek taneciklerden oluştuğu için, kendisinden daha yapışkan bir madde bu tanecikleri toplayabilir. Uzun süre bu iş için bayat ekmek içi kullanıldı; kauçuğun aynı işi çok daha temiz yaptığı fark edilince silgi gündelik bir eşyaya dönüştü. Mürekkep izini silmenin ise kolay yolu yoktur, çünkü mürekkep yüzeyde durmaz, liflerin arasına işler. Yazının kalıcılığıyla düzeltilebilirliği arasındaki bu gerilim, hangi belgenin hangi aletle yazılacağını yüzyıllar boyunca belirledi ve bugün de resmî işlerde mürekkep şartının sürmesinin nedenini açıklar.

Kurşun Olmayan Kurşun Kalem

Kurşun kalemin adı bir yanlış anlamadan gelir. İçindeki madde kurşun değil grafittir; kaygan katmanlardan oluşan bu madde kâğıda sürtündüğünde ince tabakalar hâlinde ayrılıp iz bırakır. Saf grafit çok kırılgandır, bu yüzden kille karıştırılıp pişirilir. Kil oranı arttıkça uç sertleşir ve çizgi açılır; grafit oranı arttıkça uç yumuşar ve çizgi koyulaşır. Kalemlerin üzerindeki sert ve yumuşak harf işaretleri tam olarak bu oranı anlatır.

Bugün ekranlara yazıyoruz, ama bir kâğıda kalemle not almanın verdiği o özel duygu sürüyor. Belki de bunun nedeni, elimizde tuttuğumuz basit çubuğun binlerce yıllık bir arayışın son hâli olmasıdır: düşünceyi görünür kılmak için bulunmuş, defalarca iyileştirilmiş, hâlâ da bırakılmamış bir çözüm.